‘Karanlık Güç’ ile Gözlemleyemediğimiz Evrenin Kapıları Açılabilir

Date:  Comments: 3 - Permalink

Please follow and like us:

Bilim İnsanları Evrenin Keşfedilmemiş Bölümünü Açıklamak İçin ‘Karanlık Güç’ Arayışında

Fizikçilerin iddiasına göre beşinci bir doğa gücü ‘yaklaşımları tümüyle değiştirecek’.

Bilim insanları, keşfedilmesi halinde evrende bizim gözlemleyemediğimiz bir alemin kapılarını açacak olan “karanlık güç” arayışını başlatmak üzere.

Bu arayışla bulunmak istenen, etrafımızdaki sıradan madde ile evrenin büyük çoğunluğunu oluşturduğu düşünülen görünmez “karanlık kesim” arasında bir köprü oluşturan yeni bir temel kuvvetin kanıtlarıdır.

Başarı şansı düşük olsa da böyle bir kuvvetin bulunması halinde bu keşif, fizik tarihinin en heyecan verici buluşları arasında yer alacaktır. Fizikçilerin sahip olduğu en iyi kuram dahi gözlemlenebilen evrenin yalnızca yüzde 4’ünü açıklayabiliyor. Geri kalan kısım, galaksilerin etrafında saklanan ilginç karanlık madde ve evrenin giderek hızlanan büyümesini açıklamak için kullanılan bir varlık olan karanlık enerjiden ibaret.

‘YAKLAŞIMI TAMAMEN DEĞİŞTİRECEK’

Roma Sapienza Üniversitesi araştırmacılarından Mauro Raggi, “Şu anda evrenin yüzde doksanından fazla bir bölümünü oluşturanın ne olduğunu bilmiyoruz. Eğer bu kuvveti bulursak, bu keşif sahip olduğumuz yaklaşımı tamamen değiştirecek. Keşif aynı zamanda yeni bir dünyayı önümüze serecek, karanlık kesimi oluşturan parçacıkları ve güçleri anlamamıza yardımcı olacak” dedi.

Fizikçiler günümüzde yalnızca 4 temel doğa kuvvetini bilmekte. Elektromanyetik kuvvet görmemizi ve cep telefonu çağrılarını mümkün kılarken, sandalyenin içinden kayıp düşmemizi de engeller. Güçlü kuvvet olmasaydı, atomların içindeki parçacıklar dağılırdı. Zayıf kuvvet radyasyonda etkiliyken en fazla hissedilen doğa kuvveti olan kütle çekim kuvveti ise ayaklarımızın yere basmasını sağlar.

Ancak fark edilmemiş başka kuvvetler de var olabilir. Bunlar, karanlık maddeyi oluşturan, şimdiye kadar keşfedilmemiş parçacıkların karakterlerini ortaya çıkarabilir ve aşina olduğumuz kuvvetler üzerinde anlaşılması güç kimi etkiler oluşturabilirler.

Bu ay Raggi ve arkadaşları, olası beşinci doğa kuvvetini keşfetmesi için tasarlanmış olan bir cihazı Roma yakınlarındaki Ulusal Nükleer Fizik Enstitüsü’nde aktifleştirecekler. Pozitronun karanlık maddeye geçişi deneyi olarak bilinen deneyde bu cihaz, bir milimetre kalınlığında bir elmas tabaka, pozitron adı verilen anti madde ya da karşıt madde parçacıklarına maruz kaldığında ne olduğunu kaydedecek.

Pozitronlar, elmas tabakaya çarpar çarpmaz elektronlarla birleşir ve küçük bir enerji patlamasıyla yok olurlar. Normalde, açığa çıkan enerji foton adı verilen iki ışık parçacığı biçimindedir. Ancak eğer doğada beşinci bir kuvvet varsa, farklı bir şeyler olacak. Çarpışmalar, görülebilen iki foton üretmek yerine, “karanlık foton” yanında bazen sadece bir tane açığa çıkaracak. Bu ilginç, varsayımsal parçacık, karanlık kesim için bir ışık parçacığının eşdeğeridir. Eşit miktarda karanlık elektromanyetik kuvvet taşır.

Işık parçacıklarının aksine, deneyde ortaya çıkan herhangi bir karanlık foton, cihazın algılayıcısı için görünmez olacaktır. Ancak bilim insanları, pozitronların enerjileri ve yönleri ile çıktıları karşılaştırarak görünmez bir maddenin oluşup oluşmadığını saptayabilirler ve onun kütlesini hesaplayabilirler. Normal fotonlar kütlesiz olsalar da karanlık fotonlar öyle değildir, bu deneyde de bir elektrondan 50 kata kadar daha ağır olanlar aranacak.

Karanlık foton, eğer varsa, dünyayı algılayışımız üzerinde tahmin edilemez bir etkiye sahip olacaktır. Ancak onun kütlesini ve ayrışabileceği parçacıkları bilmek, algımız dışında kalan evrenin gövdesini oluşturan şeye ilk kez bakmamızı sağlayacaktır.

YIL SONUNA KADAR DEVAM EDECEK

Deney en az yılın sonuna kadar devam edecek, ancak kesin olmasa da 2021’de cihazı Cornell Üniversitesi’ne taşıma planı var. Cihaz, orada İtalya’dakinden daha güçlü bir parçacık hızlandırıcıya bağlanabilecek ve bu karanlık foton arayışını geliştirecek.

Dünya genelinde başka laboratuvarlar da karanlık fotonları aramakta. Glasgow Üniversitesi’nde bir araştırma görevlisi olan Bryan McKinnon, Virginia’da bulunan Thomas Jefferson ulusal hızlandırıcı tesisinde süren parçacık arayışında görev yapıyor. McKinnon, “Karanlık fotonlar, eğer gerçekten varlarsa, fiilen bir portaldırlar; ne olduğunu görmemiz için bize karanlık kesime bakma imkanı verirler. Tüm kapılar açılmasa da, küçük bir bakış için fırsat yakalarız” dedi.

ÇOK DAHA ZENGİN BİR ALAN OLABİLİR

Fizikçiler, karanlık kesimin ne kadar karmaşık olabileceği konusunda pek az fikre sahipler. Keşfedecek yeni bir kuvvet bulunmuyor da olabilir. Karanlık maddenin kendisi yalnızca kütle çekimi tarafından şekillendirilmiş ve sadece tek bir tür parçacıktan oluşmuş olabilir. Ancak gene de bu alem, yeni tür görünmez parçacıkların ve kuvvetlerin keşfedilmeyi beklediği çok daha zengin bir alan olabilir.

McKinnon’a göre, modern teorilerin karanlık fotonlar gibi ilginç parçacıklara alan açıyor oluşu, fizikçilerin bu parçacıkları aramaya mecbur hissetmelerine sebep oluyor. “Karanlık kesim ile ilgili bazı kanıtların ortaya çıkması kesinlikle büyük bir şey olurdu” diyen McKinnon sözlerine şöyle devam etti: “Karanlık kesim isimlendirmesinin sebebi de şu anda anlamadığımız bir içeriğin olması. Eğer bir kapı açılırsa ortaya çıkan ne olacak? Şu anda bu yalnızca bir tahmin olabilir.”

Cenova yakınlarındaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda 2012 yılında Higgs bozonunun keşfedilmesinden beri fizikçileri heyecanlandıran pek bir şey olmadı. Ancak büyük tesislerden gelen yeni bulguların yokluğu, küçük laboratuvarlarda büyük bulgular ortaya çıkartabilecek uzun vadeli deneylerin yürütülmesi konusunda bir teşvik sağlamış oldu. Peki pozitron deneyinin beşinci bir kuvvet keşfetme ihtimali nedir? Raggi’nin değerlendirmesi şöyle: “Nereden bakarsak bakalım karanlıkta yol arıyoruz. Ancak yoldaysanız, en azından bir şansınız vardır.”

İLGİLİ HABERLER

Dünyanın Savaş Haritası

1 Eylül Dünya Barış Günü, 2018 yılında barıştan çok uzak bir dünyada geçirilecek. Birçok bölgede süren savaşların altında ezilen insanlığın bu önemli günü, bu yıl da bir kutlamadan çok, mücadele günü olarak anılacak.

Dünya, 2018 yılının 1 Eylülünü barışa hasret biçimde geçiriyor. Dünyanın birçok bölgesi emperyalizmin müdahale ve saldırıları sonucunda savaşlara sahne olurken, bu savaşlarda milyonlarca insan yaşamını yitiriyor, milyonlarcası yaşadıkları yerlerden göç etmek zorunda kalıyor, kentler yıkılıyor, doğa talan ediliyor, açlık ve yoksulluk git gide büyümeye devam ediyor…

Dünyanın bir tarafı bu durumdayken bir tarafı da hiç nasibini almadıkları ancak işgalciliklerine uydurdukları “demokrasi ve özgürlük” bahanesiyle daha çok savaş istiyor. Halkların geleceğini daha da karartmaya yönelik olan bu çığırtkanlık, bazı bölgelerde halklar tarafından mahkum edilirken, barışın da ancak emperyalizme karşı mücadeleyle kazanılacağının günümüzdeki ipuçlarını veriyor.

Evet, Dünya bu 1 Eylül’ü barışa hasret geçiriyor. Dünyada şu an irili ufaklı 38 çatışma bölgesi bulunuyor. Bunların arasında dikkat çekenler ise şöyle sıralanıyor:

ABD’nin ortağı İsrail, uzun yıllardır Filistin’de işgalci olarak bulunuyor. 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla başlayan çatışma sürecinde şu ana kadar bilinen 120 bin kişi yaşamını yitirdi.

Özellikle son don dönemde ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasıyla artan İsrail saldırılarında yine birçok Filistinli yaşamını yitirirken, işkence ve yoksulluk bu topraklarda kol geziyor.

Ortadoğu halklarının demokratik talepleriyle 2010’da başlayan eylemler süreci, emperyalistlerin müdahaleleri sonucu bölgede cihatçıların at koşturduğu zemin yarattı.

Tunus, Mısır ve Libya’nın ardından emperyalistlerin hedefinde olan Suriye’de cihatçıların saldırılarıyla 2011’de başlayan savaş halen sürerken, Suriye hükümeti ülkenin birçok bölgesini bu çetelerden geri aldı.

Bu süreçte bilinen 470 bin kişi yaşamını yitirirken, 5 milyon kişi Suriye’den göç etmek zorunda kaldı. Bugün Suriye’de sadece insani yardıma muhtaç olan 13,5 milyon insan var.

Yine bu süreçte cihatlar tarafından birçok kadın tecavüze uğrarken, tarihi eserler de yağmalandı.

Körfez Savaşları’yla birlikte bir çatışma bölgesine dönüşen Irak, 2003’teki ABD işgaliyle yıkıma uğradı. Irak’ta irili ufaklı birçok etnik ve dini grup bulunurken, bu gruplar arasındaki çatışmalar hiç sonlanmadı.

Şehirleri neredeyse her gün patlama ve çatışmalara sahne olan Irak’ta 2003’ten bu yana ölenlerin sayısı milyonlarla ölçülürken, 5 milyona yakın kişinin göç ettiği tahmin ediliyor.

Dünyanın en eski medeniyetlerden kalıntıların yer aldığı Irak’ta bu kalıntılar büyük ölçüde yağma ve talana uğradı.

Emperyalistlerin halkların başına bela ettiği sicili en kabarık cihatçı örgütlerden olan El Kaide’nin Somali’deki uzantısı olan Eş Şebap, açlığın yoğun olduğu bölgeyi deyim yerindeyse halk için bir cehenneme çevirmiş durumda.

Şu ana kadar Eş Şebap’ın nende olduğu çatışma ve saldırılarda bilinen 300 ile 550 bin arası insan yaşamını yitirirken, 1 milyonu aşkın insan da bölgeden göç etmek zorunda kaldı.

Eş Şebap saldırılarıyla bölgedeki açlık gibi sorunları derinleştirirken, insani yardımlara da geçit vermiyor.

Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC) ile Ulusal Kurtuluş Ordusu (ELN) ve Kolombiya devleti arasında 53 yıldır süren savaşta 250 bine yakın insan hayatını kaybetti.

2013’te başlayan barış görüşmeleri sonucunda FARC silah bırakarak, FARC ismiyle yeni bir parti kurdu.

Eski gerillaların bir kısmı meclise girerken, bir diğer kısmı da silahlı mücadeleyi sürdürüyor. ELN’in Kolombiya devletiyle görüşmeleri sonuçsuz kalırken, hem devlet güçleri, hem de paramiliter çeteler tarafından saldırılar düzenleniyor.

Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi de 1984’ten beri bir savaş bölgesi olarak biliniyor. Devletin, egemen sınıfın ucuz iş gücü olarak gördüğü Kürtlere inkar, asimilasyon ve katliam politikalarıyla saldırısı sonucu başlayan süreçte PKK’yle birlikte silahlı savaş dönemi de başlamış oldu.

Bu savaş döneminde şu ana dek bilinen 35-45 bin arası kişi yaşamını yitirirken, çok sayıda kişi de göç etmek zorunda kaldı.

Kentlerin talan edildiği ve kent meydanlarında bombaların patladığı savaşta, birçok faili meçhul cinayet işlenirken, çok sayıda kişi de gözaltı uygulamalarında kayboldu.

Kuzey Amerika’da ABD’nin en çok müdahale ettiği ülkelerden biri olan Meksika 10 yılı aşkın süredir çetelerin birbiriyle savaştığı bir çatışma bölgesi olarak biliniyor.

Afrika’da Somali dışında irili ufaklı, 13 çatışma bölgesi bulunuyor. Bu bölgeler Kongo, Sudan, Güney Kordofan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Darfur, Nijerya, Libya, Burkina Faso, Fildişi Sahili, Mali, Cezayir ve Fas’ta yer alıyor.

Kafkasya, İç Asya, Güney Asya ve Uzak Asya’da da toplam 13 çatışma bölgesi bulunuyor. Bu bölgeler Ermenistan, Azerbaycan, Çeçenistan, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Tayland, Filipinler, KDHC, Güney Kore, Myanmar ve Çin’de yer alıyor.

Ortadoğu’da Irak ve Suriye dışında İran, Sina Yarımadası ve Yemen’de 3 çatışma bölgesi bulunuyor.

Özellikle Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun son dönemde Yemen’de çocuklara yaptığı bombalı saldırılar tepki topluyor. BM raporunda bu konuyla ilgili, Suudi Arabistan’ın savaş suçu işlediği belirtilmişti.

Ukrayna’da da 2014 yılından itibaren ülkenin Luhansk ve Donetsk bölgelerinde süren çatışmalarda şu ana dek bilinen 10 bin kişi yaşamını yitirdi.

Bu süreçte 1 milyondan fazla kişi de bu bölgelerden göç etmek zorunda kaldı.

Ankara’nın Uzun Kolu Mecklenburg-Vorpommern’e Kadar Uzanıyor

Alman Sol Parti milletvekili Sevim Dağdelen, “Eğer burada Alman savcılığı kendisini Ankara’nın uzun kolu durumuna düşürüyorsa, bu dehşet verici bir olaydır” dedi.

Türk güvenlik görevlileri Almanya’da yaşayan Türkiyeli muhaliflerin üzerine gelmeye devam ediyorlar.

NDR (Kuzey Almanya Radyosu), WDR (Batı Almanya Radyosu) ve Süddeutsche Zeitung’un edinmiş oldukları bilgiye göre, Türk görevliler, Alman güvenlik görevlilerine Almanya’da yaşayan muhalifler hakkında başvuru yapmaya başladılar. Genellikle Alman güvenlik görevlileri, Türkiye’den gelen vahamet verici nitelikteki siyasi soruları yanıtsız bırakıyor.

Özellikle Berlin’e ulaşan bu tür başvuru dosyaları tereddütsüz olarak geri gönderiliyor. Ne var ki, İbrahim Ö. olayında Mecklenburg-Vorpommern’de yer alan Neubrandenburg Savcılığı görevlilerinden ve bu savcılıktan Türk Konsolosluğu hukuki yardım talep ederek, Almanya’da mülteci olarak yaşayan İbrahim Ö. hakkında girişimde bulunulmasını istedi.

EŞEĞE GÖNDERME YAPAN KERDOĞAN PAYLAŞIMINA SORUŞTURMA

Buna göre İbrahim Ö. Facebook gönderilerindeki paylaşımlarıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirmiş, hatta söz konusu paylaşımların içinde Kürtçe kelime oyunu yapılmış ve Erdoğan “eşek” anlamını çağrıştıran “Kerdoğan” kelimesiyle nitelendirilmiş; ancak paylaşıma bakıldığında, İbrahim Ö.’nün bunu kendisinin yazmadığı, daha çok paylaştığı anlaşılmıştı.

Iğdır Cumhuriyet Savcılığı ayrıca, İbrahim Ö.’yü devlet başkanına hakaret etmenin yanında terör örgütü üyesi olmakla da suçluyor. Bu nedenle Iğdır Cumhuriyet Savcılığı Berlin’deki Türkiye Konsolosluğu vasıtasıyla Neubrandenburg Savcılığı’na başvurdu. Bunun üzerine Alman savcılığı Mart 2018’de İbrahim Ö.’ye dava açarak, onu Türkiye devlet başkanına hakaret etmek suçundan sorguya aldı; ancak Türkiye’nin yönelttiği terör örgütü üyeliği suçlamasını kabul etmedi.

İbrahim. Ö.’nün avukatı olan Lukas Theune’ye göre, yaşanmakta olan hukuki süreç şaşkınlık verici düzeyde. Çünkü Alman hukukuna göre hakaret içerikli Facebook paylaşımları ceza kapsamına girmiyor. Hukuki açıdan sorunlu olan bir diğer nokta ise, Neubrandenburg Savcılığı’nın İbrahim Ö.’nün ifadelerini ve diğer verileri Türkiye Konsolosluğu’na teslim edecek olması.

Avukat Theune konuya ilişkin olarak şunları söylüyor; “Eğer savcılık müvekkilimin kişisel verilerini Türk yetkililere gönderirse, bu, müvekkilimi ve ailesini tehlikeye atacağı gibi hukuki bir skandala da yol açacaktır.”

İbrahim Ö. ise Alman yetkililere Erdoğan’a yardım ettikleri için kızgın olduğunu söyledi ve adresle, telefon numaraları da dâhil olmak üzere kendisi hakkındaki tüm verilerin gönderilecek dosyanın içinde olduğunu belirtti. Son olarak avukat Theune, müvekkilinin dosyasının Türkiye’ye gönderilmemesi için dilekçe verdiklerini ve kararı beklemekte olduklarını sözlerine ekledi.

ALMAN VEKİL: DEHŞET VERİCİ

Alman Sol Parti milletvekili Sevim Dağdelen, NDR, WDR ve Süddeutsche Zeitung’a yaptığı açıklamada; “Eğer burada Alman savcılığı kendisini Ankara’nın uzun kolu durumuna düşürüyorsa, bu dehşet verici bir olaydır” dedi.

Öte yandan Alman eyaletlerindeki adalet bakanlıklarına Türk tarafınca yapılan hukuksal başvurular istatiksel olarak kaydedilmiyor. Türkiye Büyükelçiliği de son dönemde Alman makamlarına yapılan hukuksal başvurular hakkında herhangi bir bilgi vermekten kaçındı. Bu nedenle Almanya’ya yapılmış olan bu tür başvuruların sayısı bilinmiyor.

Kaynak: Süddeutsche Zeitung

Muhabir: Volkmar Kabisch/ Reiko Pinkert

ÇEVİRİ | Heyet Tahrir El-Şam İçin Yolun Sonu Görünüyor

Cihatçıların son kalesi olan İdlib’e yapılacak büyük operasyonun yaklaşmasıyla birlikte eski El-Kaide uzantısı örgütün vaktinin dolduğu söyleniyor.

Suriye devlet güçlerinin, cihatçıların elinde kalan son şehir olan İdlib’i geri almak için operasyona hazırlanmasıyla birlikte Türkiye, İran, Rusya ve ABD arasında iki milyon şehir sakininin kaderini şekillendirecek uluslararası bir mücadele veriliyor.

İdlib’in geri alınması, 2011 yılında kanlı iç savaşın başlamasından bu yana ilk defa Suriye hükümetinin ülkenin çoğunda yeniden hakimiyet kazanmasını sağlayacak.

Rus hava ve deniz güçleri tarafından desteklenen Suriye güçleri, bir dönem el-Kaide’ye bağlı çalışmış olan Heyet Tahrir el-Şam’ın da dahil olduğu cihatçılara yönelik bir operasyona hazırlansa da Moskova ve Ankara, şehri yıkıcı bir savaştan korumak ve milyonlarca Suriyelinin Türkiye’ye geçişini engellemek için bir çözüm üzerinde ortaklaşma çalışmalarını sürdürüyor.

Uzmanlara göre ise İdlib operasyonun gerçekleşmesi kaçınılmaz, çünkü Suriye’deki çeşitli güçler arasındaki müzakereler şimdiye kadar iç savaşı sona erdirecek sonuçları vermek konusunda başarısız oldu.

Oklahoma Üniversitesi Orta Doğu Çalışmaları Merkezi yöneticisi Joshua Landis, “Türkiye’nin ya da başka bir gücün İdlib operasyonunu ya da rejimin şehri geri kazanmasını önleyebileceği oldukça şüpheli.” diyerek görüşlerini dile getirdi.

Al Jazeera’ya verdiği demecin devamında Landis, eğer ABD şehri uçuşa yasak bölge ilan etmek gibi çok keskin bir hamle yapmazsa, Rusya’nın hava kuvvetleri tarafından desteklenen Suriye güçlerinin şehri kesinlikle ele geçireceğini söyledi.

CİHATÇILARIN KADERİ NE OLACAK?

Türkiye şehirde pek çok askeri üsse sahip. Yakın zamanda Arap basınının aktardıklarına göre Türkiye, HTŞ’nin -eski adıyla el-Nusra Cephesi- ve diğer silahlı grupların İdlib’i terk etmelerini talep etmişti.

HTŞ lideri Ebu Muhammed el Cevlani’nin, Türkiye’nin taleplerine uymayacaklarını ve militanlarına “Türkiye’yi değil, Allah’ı” takip etmelerini ve savaşa hazırlanmalarını söylediği öğrenildi.

Ancak Suriye’de savaşan gruplarla ilgili bilgi sahibi olan tanınmış bir Ürdünlü Selefî, Cevlani’nin militanlarına yaptığı bu çağrının pek inandırıcı olmadığını iddia etti.

Ürdün hükümeti tarafından basına konuşması yasaklandığı için ismini vermeyi reddeden konuşmacı, Al Jazeera’yle konuşmasında HTŞ liderinin dürüst davranmadığını, çünkü kendisinin gerçekten Türkiye ile yan yana olmak istediğini ancak itaati karşılığında daha büyük bir ödül istediğini söyledi.

Konuşmasının devamında şunları ekledi: “Türkiye’den istediklerini alamayınca, bahsedilen savaş çağrısını yaptı.”

Ürdünlü konuşmacı bilgisine ve HTŞ’nin dinî önderliğine aşinalığına dayanarak ayrıca HTŞ’nin çözüleceğini ve “İdlib halkının ve dinin çıkarına” bir hamle yaptığını ilan ederek dağılacağını belirtti.

Landis de Heyet Tahrir el-Şam’ın tüm seçeneklerini, özellikle de Türkiye’ye ilişkin olanları, tükettiği ve vaktinin dolduğu konusunda hem fikir.

Türk hükümeti, teröristlere yataklık etmekle suçlanma ve dolayısıyla Batılı istihbarat örgütleriyle ilişkilerini zora sokma korkusuyla HTŞ üyelerinin Türkiye’ye yerleşmelerine müsaade etmeyecektir.

Aynı zamanda Syria Comment adlı bloğun yazarı olan Landis, “HTŞ yolun sonuna geldi.” dedi.

Bu grubun militanlarının tek kurtuluş yolu, Suriye’nin kuzeyinde Halep yakınlarında cihatçıların hala kontrol ettikleri bir bölgeye gitmeleri olabilir. Ancak bu seçenek bile oldukça zor ve farklı muhalif kesimler arasında şiddetli çatışmaları tetikleyebilir.

Masadaki bir diğer oyuncu da, 7,5 yıl önce başlayan savaşın en başından beri Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a düzenli politik, ekonomik ve askerî destek sağlamış olan İran.

2012’den beri, Devrim Muhafızları’nın deneyimli ve seçkin üyeleri de dahil olmak üzere yaklaşık 1000 İranlı Suriye’de hayatını kaybetti.

Pazar günü, İran Savunma Bakanı Emir Hatemi, Esad’la ve Suriyeli mevkidaşı Ali Abdullah Eyüp’le görüştü.

İranlı Tesnim Haber Ajansı’na göre bu görüşmede Hatemi Esad’a, “Sadece bölge halkı değil, aynı zamanda tüm dünya halkları Suriye’de teröristlere karşı verilen mücadeleye minnettar.” dedi.

Devamında ise Suriye’nin kritik bir evreden geçtiğini ekledi ve ülkenin yeniden inşasına İran’ın dahil olmasını umduğunu belirtti.

İran’ın Şam askeri ataşesi Tuğgeneral Abulkasım Ali Nejad, askeri danışmanların pazartesi günü imzalanan bir savunma anlaşması uyarınca Suriye’de kalmaya devam edeceğini açıkladı.

ÇEVİRİ | Çıkacağını Herkesin Bildiği Bir Kriz: Türkiye’nin Eriyen Ekonomisinin Bir İncelemesi

TL bu yıl dolar karşısında yüzde 40’tan fazla değer kaybederken AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan ABD’yi ‘yeni dostlar bulmak’ ile tehdit ediyor. Uluslararası yatırımcılar ise bu durumdan oldukça rahatsız.

Geçen yıl Türkiye, G20 ülkeleri arasında en hızlı büyüyen ekonomiydi. Şimdi ise şiddetli bir döviz krizinin içinde. Türk Lirası bu yıl ABD doları karşısında yüzde 40’tan fazla değer kaybetti. Ekonomik gerileme kapıda. Recep Tayyip Erdoğan ABD’yi Türkiye’ye ekonomik savaş açmakla suçluyor ve ‘yeni dostlar bulmak’ ile tehdit ediyor. Ancak Türkiye, Batı sermayesinden başka bir seçeneğe sahip değil ve er ya da geç Batılı yatırımcıların güvenini yeniden kazanmak için ne gerekiyorsa yapacaktır.

Kolombiyalı roman yazarı Gabriel García Márquez, İşleneceğini Herkesin Bildiği Bir Cinayetin Öyküsü’nde, işleneceği tüm karakterler tarafından bilinen ancak gene de önlenemeyen bir cinayetin hikâyesini anlatır. Türkiye’de benzeri biçimde anlatılagelen ekonomik kriz kendini göstermiş durumda. Herkes bu krizin geleceğini biliyordu. Uyarı çanları uluslararası kuruluşların, kredi derecelendirme kurumlarının ve yatırım bankalarının raporlarında çalıyordu. S&P Global Ratings, 1 Mayıs 2018’de ülkenin kredi notunu düşürdüğünde şu uyarıyı yapmıştı: “Türkiye’nin krediyle beslenen aşırı hareketli ekonomisi, sert düşüş riski taşımakta.”

Aşırı hareketlilik, aslında Türkiye’nin ekonomik zayıflıklarını anlamak için anahtar bir kelime. Türkiye, yüzde 7.4’lük büyüme oranıyla 2017 yılında G20 ülkeleri içindeki en yüksek büyüme oranına sahip ülkeydi. Bu büyümenin büyük bir bölümü hükümetin Nisan 2017’deki başkanlık sistemi referandumundan kısa bir süre önce aktifleştirdiği ekonomik teşvik programının getirisiydi. Hükümet, 250 milyar TL (68 milyar dolar) değerinde kredi garantili hizmetler sağladı, vergi indirimi yaptı ve harcamaları artırdı. Teşvik, Recep Tayyip Erdoğan’a küçük bir farkla olsa da referandumu kazanması için yardımcı oldu, ancak öte yandan Türkiye’nin cari açığının ve enflasyonun kayda değer artışına da katkı sağladı. Cari açığın artmasına mukabil, Türkiye’nin yabancı sermaye girişine olan bağımlılığı da artmış oldu.

Bir yıl içinde, cari açık GSYH’nin yüzde 5.5’i oranına yükseldi ki bu oran, 2013’ün “Kırılgan Beşli” günlerinden beri en yüksek oran. “Kırılgan Beşli”nin diğer üyeleri -Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Endonezya- cari işlemlerini o yıldan beri büyük ölçüde düzene koydular ve ondan sonraki dalgalanmada düşmeye en büyük aday olarak geriye Türkiye kaldı.

Referandum teşviğinin bir başka sonucu da geçen kasımda yıllık yüzde 13’e fırlayan çift haneli enflasyon oldu.
Bu sıçramanın sonucu olarak Türk Lirası 2017’de ciddi oranda değer kaybetti. Yabancı yatırımcılar liraya olan güvenini yeniden kazanmak için Türkiye Merkez Bankası’ndan güçlü bir işaret bekledi. Bilmedikleri ya da hesaba katmadıkları unsur ise faiz oranları karşısında MB’nin güçsüzlüğüydü ve cumhurbaşkanının faiz oranlarının yükselmesine olan karşıtlığı da sır değildi.

2018’in başında Türkiye yine kırılgan görünüyordu. Hükümetin niyetinin, mevcut büyümeyi kritik başkanlık seçimlerine ve genel seçimlere taşımak olduğu açıktı. Türkiye ekonomisinin altındaki bomba ise ocakta GSYH’nin yüzde 25’i olan 212 milyar dolar döviz borcuna sahip olan finans dışı sektörün kıt döviz stoğuydu. Yükseliş dönemi, özel sektörün borç/sermaye oranının artmasını beraberinde getirdi. 2018’in başında hükümet, döviz geliri olmayan şirketlerin kısa süreli döviz borcu için 15 milyon dolar sağladı ancak bu biraz geç bir hamle oldu. Şubatta, Türk bisküvi devi Yıldız Holding bankalardan 6.5 milyar dolarlık borcunu yeniden yapılandırmasını talep etti, Pandora’nın kutusu açılmış oldu. Doğuş Holding, Unit Investment ve Bereket Enerji gibi büyük şirketler Yıldız Holding’i takip etti. Türkiye’de yatırımcıların borç sorunlarıyla alakalı endişeleri lira üzerinde basınç yaratarak gözle görünür hale geldi.

Tüm bunlara ek olarak, FED’in 2008 ekonomik krizinden sonra yürürlüğe koyduğu “parasal genişleme” (PG) olarak bilinen program sona erdi. Avrupa Merkez Bankası da kendi uyguladığı PG programını bitirmeye hazırlanıyordu. PG’nin sona ermesi ve gelişmiş ülkelerde faiz oranlarının artışı, gelişmekte olan piyasalarda büyük bir fırtına için uygun koşulları oluşturmakta. Yükselen dolar ve borçlanma maliyetlerindeki artış yükselen piyasalarda tahribat yarattı. Yükselen piyasalardan yatırımcı çıkışı sırasında pezonun keskin düşüşünün ardından Arjantin, IMF yardımına başvurdu bile. Görünen o ki parasal genişlemeden kaynaklı sıcak para bolluğu sona eriyor ve Türkiye Arjantin’in ardından düşen ikinci ülke olabilir.

Erdoğan Mayıs 2018’de Londra’ya gerçekleştirdiği ziyaret sırasında uluslararası yatırımcıların güvenini tazelemek dışında her şeyi yaptı. Bloomberg’e verdiği bir röportajda Erdoğan, erken seçimlerden sonra ekonomi üzerinde daha geniş bir kontrol kurmak istediğini söyledi. Bu ise yatırımcıların merkez bankasının enflasyonla savaş kapasitesiyle ilgili endişelerini artırdı.

Erdoğan ile bir toplantıya katılan bir portfolyo yöneticisi, seçimi kazanmak için faiz oranlarının ne kadar olması gerektiği konusunda cumhurbaşkanının “çok dürüst” ve açık olduğunu şöyle aktardı: “Yeniden seçildiğinde Erdoğan faiz oranlarının yükselmemesini, düşük kalmasını sağlayacak. Onun görüşü, yüksek faiz oranlarının yüksek enflasyona sebep olacağı yönünde, ancak ben bu görüşün doğruluğu konusunda emin değilim.”

Erdoğan’ın yorumlarının yol açtığı endişeler Türk varlıklarının elden çıkarılmasıyla sonuçlandı. Lira rekor düşüşü yaşadı ve uzun vadeli devlet borçları en yüksek seviyeyi gördü.
Yatırımcıların kaygısı ekonomi alanıyla sınırlı olmadı. Türkiye’nin otoriter rejime dönüşü Batılı müttefikleriyle gerilime sebep olurken, Türk varlıklarının politik risk oranı Ankara’nın yalnızlaşmasıyla birlikte hissedilir biçimde arttı. Londra’da bir fon yöneticisi, uluslararası yatırımcıların Türkiye’de görmek istediği tabloyu şöyle özetledi: “Bağımsız merkez bankası, basın özgürlüğü, daha ılımlı bir dış politika yaklaşımı ve ülkelerle daha iyi ilişkiler, daha iyi bir Orta Doğu stratejisi ve düzelmiş bir iç politika.”

Ancak hızlı büyümenin (Beklenenin ötesinde yüzde 7.4 oranında) bahsedilen temeline karşın, Erdoğan yüzde 53 oy oranıyla seçimi kazanabildi. Onun yeniden seçilmesi yatırımcılar icin bir sürpriz değildi; sürpriz, Erdoğan kendi damadını Hazine ve Ekonomi Bakanı olarak atayınca gerçekleşti.

Mevcut krizin tetikleyicisi ise, 100 baz puanlık sıkılaştırma beklentisine rağmen Merkez Bankası’nın faiz oranını yükseltmeme kararı oldu. Terör örgütleriyle ilişki ve casusluk suçlamalarıyla itham edilen bir protestan misyoner olan Amerikalı Papaz Andrew Brunson’ın tutuklanması sonucu Ankara ve Washington arasında diplomatik bir krizin ortaya çıkması, sorunları derinleştirdi. Misilleme olarak ABD, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya yaptırım uygularken aynı zamanda Türkiye’den gelen metal ve alüminyuma uygulanan gümrük vergilerini iki katına çıkardı

Türk heyetinin Washington’da ABD yaptırımlarının kaldırılması konusunda başarısız olmasının ardından, 9 Ağustos’ta lira dolar karşısında tüm zamanların en düşük seviyesi olan 5.567’yi gördü. Bir gün sonra, “Kara Cima”da ise bu düşüş bir çakılmaya dönüştü ve lira yüzde 18 değer kaybetti. Böylece TL sene başından beri yüzde 49 değer kaybetmiş oldu. 
Liradaki çakılmanın 2018’in son çeyreğinde ve muhtemelen 2019’un ilk yarısında enflasyonu yüzde 25’in üzerine taşırken ekonomiyi de gerilemeye itmesi oldukça olası. Döviz krizinin Türkiye’nin dış kaynak bulma olasılığına da muhtemelen kalıcı hasarı olacak. Türkiye gelecek yıl ödenmesi gereken 180 milyar dolar dış borçla ve 50 milyar dolar cari açıkla baş etmek durumunda. Ankara’nın Washington’la ilişkilerini geliştirme ve sermaye akışına tehdit oluşturacak olan yeni yaptırımların gelmesini engelleme gücü oldukça can alıcı olacak.

Şimdiye kadar Erdoğan 2016’daki başarısız darbe girişiminde Türkiye’ye komplo kuranların ülkeyi şimdi de ekonomi aracılığıyla hedef aldığını iddia ederek ve buna karşı direneceğini söyleyerek liranın düşüşünden ABD’yi sorumlu tuttu. Ancak Erdoğan’ın sicili onun dış politikasına pragmatizmin hakim olduğunu gösterirken, Türkiye’nin NATO için devam eden stratejik önemi de ülkenin Batılı müttefiklerinin Türkiye ile olan ilişkilerin daha kötüye gitmesinin önlenmesinde çıkarı olduğu anlamına geliyor.
Yine de Erdoğan köprüleri atarsa ne olur? Kısa bir süre önce Erdoğan, “ABD Türkiye’yi küçümsemeye devam ederse, hükümet yeni dostlar ve müttefikler arayacaktır” diyerek bir uyarıda bulundu. Blöf de olsa gerçek bir tehdit de olsa, Türkiye’nin NATO’dan çıkacağı ve Rusya ve Çin’le müttefik olacağı söylemini sürdürmenin, uluslararası yatırımcıların hali hazırdaki rahatsızlığını daha da artıracağı kesin.

Aslında, Rusya’nın ve Çin’in kurtarıcı olması bir hayli zor, çünkü ikisinin de ABD ile kendi sorunları var. Rus ekonomisi ABD yaptırımlarıyla uğraşıyor ve devlet kontrolündeki önde gelen bankaları hedef alan yeni yaptırımlar yolda. Aynı zamanda Çin ise bir durgunlukla karşı karşıya. ABD ile ticaret savaşı Beijing’in ekonomiyi düzeltme çabalarını zorlaştırıyor. Kendi problemleriyle uğraşırken ne Çin ne de Rusya Türkiye’nin büyük borcunu ne finanse edebilir ne de bunu yapmayı ister. Şu ana kadar Türkiye’ye maddi destek teklifinde bulunan tek ülke Katar. Fakat Katar’ın söz vermiş olduğu 15 milyar dolarlık yardım, Türkiye’yi yaklaşan fırtınadan korumaya yetmeyecek. Türkiye’nin Batı sermayesinden başka seçeneği yok. Türkiye, er ya da geç Batılı yatırımcıların güvenini yeniden kazanmak için ne yapılması gerekiyorsa yapmak zorunda kalacak.

Kaynak: turkeyanalyst.org
 

ÇEVİRİ | İran İle Artan Gerilim ve 3. Dünya Savaşı

“Üç büyük gücün çıkarlarının çatıştığı olası bir İran savaşı tehlikesinin üçüncü dünya savaşına evrilme potansiyeli geçen hafta yaşanan olaylar ile güçlenmiştir.”

Bu hafta birbirinden bağımsız olan iki olay İran ile savaş çıkması ihtimalini yükseltti. Bunlardan biri Trump’ın eski avukatı Cohen’in vermiş olduğu ifadelerdi, diğeri ise Fransız enerji firması Total’in Güney Pars Doğalgaz Sahası Projesi için İran ile yapmış olduğu anlaşmayı iptal etmesi oldu.

Bu olayların ardında yatan nedenler şunlardır;

Trump’ın on iki yıllık avukatı ve güvendiği en yakın dostlarından biri olan Michael Cohen, şu sıralar mahkeme önünde ifade veriyor. Kendisine yöneltilen çeşitli suçlamaların arasında vergi kaçakçılığı, yanlış ifade vermek ve yasa dışı seçim kampanyası finansmanı sağlamak da var. Cohen, kendi boynunu ipten kurtarmak için eski müvekkilini ağır bir yükün altında bırakarak, yargı makamına en yakın zamanda onun aleyhinde gizli kalmış birçok noktanın perdesini kaldıracak bilgileri de vereceğini açıkladı.

Aylardan beri soruşturmayı yürüten Müller’in ve kendi eski çalışanlarının açtıkları ateş ile yoğun baskı altında kalan ABD Başkanı Trump’a karşı sürdürülen kuşatma gittikçe daralıyor. Eğer Cohen gerçekten 2016 yılının başkanlık seçimlerinin manipüle edildiğini açıklayan bilgilere sahipse ve Trump’ın da bu manipülasyona dâhil olduğunu ispatlayabilirse, Donald Trump’ı tehdit edecek olan görevden azledilme davası, yalnızca onun başkanlığına son vermek ile kalmayacak, aynı zamanda özel işlerine de ağır darbeler indirecektir.

‘TRUMP, ZAMAN KAZANMAK İÇİN İRAN KRİZİ ÇIKARACAK’

Bu nedenle Trump gibi birisinin böyle bir hamleyi kendini savunmadan kabul edebileceği düşünülmemelidir. Hal böyle olunca Trump’ın elinde kendi hatalarından kaçmak ve en azından zaman kazanmak için tek bir ihtimal olacaktır ki, bu da dış politik çatışmaları arttırarak, diğer haberleri gölgede bırakmaktır. İşte tam bu noktada Trump’ın ezeli düşmanı İran oyuna dâhil olabilir. Zaten hâlihazırda İran’a karşı yaptırımlar konmuştu. Ayrıca Mike Pompeo ve John Bolton gibi iki savaş yanlısı da kabineye getirilmişti. Şayet Trump İran krizini derinleştirme yönünde böyle bir adım atarsa, devasa ABD silah endüstrisi tarafından destek göreceği gibi Wall Street’in büyük yatırımcıları da kendisini takip edeceklerdir. Ayrıca Suudi Arabistan ve İsrail ikilisi de uzun bir zamandan beri ABD’den İran’a karşı bu tür belirgin bir işaret beklemektedir.

SAVAŞ OLASILIĞI YÜKSELİYOR

Bir İran savaşı olasılığını yükselten diğer bir olayda ise Fransız enerji firması Total ile İran Hükümeti arasında Temmuz 2017’de Güney Pars Doğalgaz Sahası’nın gelişimi hakkında yapılmış olan anlaşma söz konusudur. Bu hafta Total, Trump tarafından getirilen yaptırımlara uyarak anlaşmadan çekildi; ancak Total’den boşalan yeri çok kısa bir süre içinde Çin devlet firması “China National Petroleum Corporation” (CNPC) doldurdu.

ÇİN’İN OYUNA MÜDAHALESİ VE İRAN’IN KONUMU

ABD enerji ekonomisi için anlaşmanın CNPC tarafından devralınması büyük bir darbe oldu. Güney Pars Doğalgaz Sahası’nda kendi türünde dünyanın en devasa projesi söz konusudur. Bu proje Çin’in doğalgaz ihtiyacını tamamen kapatmakla kalmayacak, aynı zamanda ABD’nin “fracking teknolojisi” sayesinde 2017’de patlama yaşayıp, Rusya ve İran’ı geride bırakarak, dünyanın en büyük doğalgaz üreticisi olması durumunu da yerle bir edecektir. Bu gelişme ile “Yeni İpek Yolu Projesi’nin” mimarı olarak Avrupa ve Asya’yı dünyanın en büyük ekonomik bölgesine dönüştürecek olan Çin, İran’ı da bu büyük projenin ana enerji tedarikçisi yapacaktır.

‘OLASI BİR İRAN SAVAŞININ, 3. DÜNYA SAVAŞINA EVRİLMESİ GÜÇLENDİ’

Trump’ın yaptırımlarının hiç hesapta yokken bu tür sonuçlar doğuracak olabilmesi, Washington’da ve Wall Street’de birkaç kriz masanın kurulmasına ve önlemler üzerine tartışmaların yapılmasına daha şimdiden yol açmış olması mümkündür. Bu toplantılarda bütün katılımcılara cazip gelebilecek İran’a karşı bir askeri saldırının konuşulmamış olması ise pek kabul edilebilir bir olasılık değildir. Böyle bir savaş Trump’ın hukuki sorunlarını geri plana itecek, ABD’nin baş rakibi olan Çin’i ekonomik yönden zayıflatacak, Yeni İpek Yolu Projesi’ne zarar verecek, ABD silah endüstrisine ve onu destekleyen yatırımcılara yüksek kazançlar sağlayacaktır. Buna ilaveten ABD fracking endüstrisi hızla yükselen petrol ve gaz fiyatları ile kazanç rekorları kırarken, ABD doğal gazı, bu alanda çok sert rekabetlerin yaşandığı Avrupa pazarında Rusya’nın en ciddi rakibi olacaktır.

Hiç kimse ABD hükümetinin nasıl bir karar vereceğini önceden söyleyemez; fakat üç büyük gücün çıkarlarının çatıştığı olası bir İran savaşı tehlikesinin üçüncü dünya savaşına evrilme potansiyeli geçen hafta yaşanan olaylar ile güçlenmiştir.        

Bir İşgalcinin Portresi: John McCain

Asker olarak işgale katılan McCain, siyasetçi olarak da ABD’nin başka ülkelere müdahalelerine her daim destek verdi.

ABD’li senatör John McCain’in ofisinden yapılan yazılı açıklamada, bir süredir beyin kanseri tedavisi gören ve geçtiğimiz günlerde tedavisinin sonlandırıldığı belirtilen senatörün yaşamını yitirdiği duyuruldu.

81 yaşında hayatını kaybeden ve ABD’nin önemli siyasetçileri arasında gösterilen McCain, başkan adaylıkları ve dış politikadaki işgalci tutumuyla tanınıyordu.

Eski bir donanma pilotu olan McCain, ABD’nin Vietnam’a düzenlediği saldırıda görev aldı. Birçok bombalama operasyonu yapan McCain, yine bir bombalama operasyonu sırasında 1967’de yakalandı, 1973’te serbest bırakıldı.

Ardından ülkesine dönen ve erken emeklilik teklifini reddederek 1981’e kadar donanmanın Senato irtibat subayı olarak çalışan McCain, o yıl Arizona’ya taşındı ve 1982’deki seçimde eyaleti Senato’da temsil etme hakkını kazandı.

2000’de George W. Bush’un karşısına Cumhuriyetçilerin ABD başkanlığı için aday adayı olarak çıkan McCain, iyi başladığı ön seçim kampanyasında parti içinde anlaşmazlıklar sonucu desteğini yitirdi.

McCain 2008 seçimlerinde de Cumhuriyetçilerin adayı olarak Obama’nın karşısına çıkmayı başardı ancak seçimi kaybetti.

ABD’nin 2003’teki Irak işgali sırasında Bush yönetimine tam destek veren Cumhuriyetçi senatör, sürekli olarak ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesinin yanlış olduğunu söyledi.

McCain konuyla ilgili bir açıklamasında bunu “İran’ın bir zaferi “ olarak nitelemeye kadar götürdü.

SURİYE’DE CİHATÇILARIN YANINDA

McCain Suriye’deki cihatçıları, hükümete karşı desteklemesiyle de tanınıyor.

Senatör, 2014 yılında Türkiye’ye gelerek Gaziantep’te Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) komutanlarıyla görüştü. Örgütün daha fazla silahlandırılması gerektiğini söyleyen McCain örgüte özellikle de hava savunma silahları verilmesi gerektiğini belirtti.

2013 yılında da ABD medyasına konuşan cihatçı bir çetenin lideri, McCain’in Türkiye – Suriye sınırını geçerek bölgedeki cihatçılarla görüştüğünü söylemişti.

McCain’in bu ziyaretinden fotoğrafların ortaya çıkmasının ardından Suriye hükümeti, McCain’i ülkeye yasa dışı yollardan girerek yasaları ihlal etmekle suçlamıştı.

Source

https://ilerihaber.org/icerik/karanlik-guc-ile-gozlemleyemedigimiz-evrenin-kapilari-acilabilir-89328.html

Please follow and like us:

About admin

Highlighted News:

Sorry, no posts matched the criteria.
Sorry, no posts matched the criteria.
Sorry, no posts matched the criteria.

Leave a Reply